Oha!
10 Aug
Oha aslında köy anlamıyla çift sürerken yada başka bir iş yaparken kullanılan hayvana durması için söylenilen sözlerden biridir (örn: çüş) Ohayı öküzelere söylerler diye biliyorum.
Bayağıdır süregelen sessizliğimi bozmam amacıyla kendi kendime söylüyorum bu ohayı.
En son ne zaman yazmışım bir bakalım; ta İngiltere’den geldiğimde yazmışım. O hafta testlerimiz için hazırlıklarımızı yaptık, bir haftada iki haftalık çalıştık testleri geçtik, önümüzü açtık. Hala çalışıyoruz.
Bir hafta anneanne, babaanne gördüm, akrabaları abileri ablaları gördüm. Karaman’a gittim, taze sebze meyve yedim, yattım kalktım başka da bir şey yapmadım. Dinlendim evet.
Hayat geçiyor işte…
Daha çok yazmam dileğiyle
öperim.
Location confirmation : Dudullu
29 Jun
Ahanda geldim işte Londra’dan. Cumartesi günü oldu bu talihsiz olay. Birden, apar topar atladık geldik. Pazar günü de fazla mesai yaptık.
Şükela.
Sevgiler hepinize.
A La Cruz
9 Jun
Dün Mike dedi ki heyecanlıca;
-Who is the pool shark?
Biz de mal mal baktık tabi. Barların falan önünden geçerken dikkatimi çekmişti pool falan ama dikkat etmemiştim, meğersem bilardoymuş. Amerikan bilardosu. Mike ve Hussan bilardoya çağırdılar bizi. Okey falan dedik, gideriz. Bu arada akşama havanın kötü olacağını düşündüğümüz için sinemaya gitmeyi düşünüyorduk, iptal ettik.
Neyse Mike elimize verdi tabi ıstakaları. Gayet başlayıp bitiriyor adam topları. Biz de arada takıldık işte. Bu kısmı kısa geçiyorum pek anlatılacak bişey yok :)
Sonra dedik ki hadi akşam yemeğini de beraber yiyelim. Sonra yürüdük biraz A La Cruz adında bi arjantin restoranına girdik.

Fotoğraf makinem yanımda değildi yoksa bir sürü fotoğraf çekebilirdim mekanda. Bizim kuzu çevirme gibi yavaş yavaş pişiriyorlarmış. Siparişleri verdik ( ben vacio söyledim menu‘de o hoşuma gitti),bir et geldi ahanda 3 parmak kalınlığında. Mükemmel , leziz. Bir de kırmızı şarap aldık.
Tam on numaraydı. Londradaki en iyi yemekti yediğimiz. Diğerlerine yemek denilirse tabi.
Yemeğe ilişkin bir komik şey de rokaya burada rockets demeleri. Mehmet baya güldü buna. :)
Yemekte bir kaç tüyo da aldık tabi Hussan’dan. Londra’da neleri görmeliyiz, neler yapmalıyız, neler yemeliyiz gibisinden. Ben zevkten dört köşeyken Mehmet umarım dinlemiştir Hussan’ın anlattıklarını.
Güzel bir gündü özetle.
London bir-iki!
31 May
Çook uzun zaman olmuş bakıyorum da…
Malum daha fazla çalışmak için çalışan bir insan olup çıkmışım. Hoş mu? Bence değil.
Geriye doğru gidelim…
Şuan Londra’dayım, bu ikinci günüm hatta saat itibari ile üçüncüsüne girdik bile… (Bak bu süper). Merkezinde (z1) bir otelde minicik bir odada sabah 8′den beri çalışıyoruz İstanbul’dan beni yalnız bırakmayan Özgür ile.
“Eeee naaptın alıştın mı Londraya?” diyenlere, “Nolsun işte ya camdan bakıyorum, markete gittim bugün. Odama falan alıştım” diyorum :) umarım bu durum değişir önümüzdeki günlerde. Nitekim ne kadar kalacağım belli değilken biraz ürkütücü bir durum.
Dün gezdim ama allah için. Yalan söylemeyeyim. Belki de arada söylerim belli olmaz gerçi. Sabah havaalanından sorunsuz giriş yaptıktan sonra Londra metrosuyla tanıştık.
Oha demek istiyorum. Hemence geçiyorum bu konuyu. Kadir Bey’i de Londra’dan anmış olalım ayrıca. Neyse.
Otelin etrafında inanırmısınız kaç tur attık ben bilmiyorum. Kimse de oteli bilmez mi arkadaşım? Sadece biz Türkler mi çok meraklıyız böyle şehir yerleşimine, neyin nerde olduğuna acaba? Sonunda bulduk. Odamıza yerleştik. Moraller düzgün. Neşemiz yerinde.
Hop! Burger King. E tabi daha güven oluşmadı aramızda diğer restoranlarla… Yemek konusunu ayrıca tartışırız.
Sonra mini bir çevremizi tanıyalım turu attım. Hemen şipşak BigBen, London Eye neredeymiş bakıp geldik. Yürüdük biraz Cenk ile.
Ardından hop! The Pub! Ahanda en sevdiğim… (Kulakların çınlasın Özmenco) Wasabi pea diye bişey yedim biranın yanında çerez gibi, off… Getiricem ondan, hepinize yediricem : ) Baya baya sert bir hardal tadı var. Japon mutfağına ait suşiyle birlikte ikram edilirmiş parazit falan olmasın diye bu. Sonra tutmuşlar nohutun etrafına bulamışlar bunu. Ahanda wasabi-pea. Yeme de yanında yat hakikatten. Çok çabuk biten küçük beyoğlu çerezlerine bir alternatif olabilir. :) Her bir tanesi 5-10 dakikalık kişisel telkinlerin ardından yenilebiliyor :) Acı be birader.
wasabi pea
Hiç tarzım olmamasına karşın Strawberry Moon adında bir cluba girdik (suit up!). Eh hoştu tabi. O değil metrolarda ne yetenekler heba oluyor bilemezsiniz :) Metroda müzik böyle birşeymiş demek…
Çok hızlı yazdım.
‘cuz ninja needs to sleep.
kolik
26 Apr
Pazar Caddebostan’daydık. Telefonda “Chai Tea Latte”yi anlatıyordum anneme güneş batarken.
- Ne süt de mi varmış onun içinde?
- Hımm evet karanfil rahatlatır derler…
gibisinden yorumlar yapıyordu, tabi şaşkın bir yandan da… Bu hafta gidebilecek miyim acaba Lüleburgaz’a. Kısmet tabi bu işler :) Gelişine yaşamayı seviyorum. Şu an.
Nerden çıktı derseniz şu havayı görünce ve günde ortalama 12 saat çalışınca ister istemez pazardan sonrasını yaşanmamış kabul ediyorsunuz :)
diye yazmışım bi ara ama yayınlamamışım. Sanırım başlığın kolik olmasının sebebi de “işkolik” kelimesi olsa gerek nitekim o zaman baya sert çalışıyordum.
Melih’in Canon A1 i ile de o günü fotoğraflamıştım bir yandan da analog analog, baskılarını aldım geçen hafta. Baskı almanın heyecanını unutmuşum, hatırladım… Hoşumuza giden bir şey daha vardı o gün; her yer kuş tüyü olmuştu. Meğersem yastık savaşı varmış o gün. Tüh kaçırdık dedik ikimizde…
çaytiğlatte’ye olan hayranlığımız çığ gibi büyümekte…

Otostopçunun Galaksi Rehberi
26 Mar
Komidinimin üzerinde duran canım kitabım. Serni çok büyük heveslerle aldım, hatta 5 i 1 ciltte modelini de çok sempatik ve orjinal buluyorum. Ama üzme beni böyle, evden çıkarken senin o kapağındaki parmağı “Aferin bakalım. Yine okumadın beni…” dercesine gözüme sokma. Kırarım o baş parmağı.
baş parmak – otostop hareketi
İşimiz gücümüz var herhalde! Yoğun çalışıyorum bu aralar. Evet devrik cümlelerimi düzeltmek için çok çok fazla kitap okumalıyım biliyorum. İstiyorum da… Ama taşınmıyorsun da be güzelim. Tabure diye kullanırım seni yeri gelse. Elbette sorun değil tabi tüm bunlar. Merak ediyorum seni.
Kafamı saat yönünde biraz çevirip bakınca o baş parmak martı kafası gibi görünüyor, diğer parmaklar da ibik gibi duruyor, komik… Bunu söylemeden edemedim. Tamam kızma.
Haftasonu seninleyim bebeğim.
İş dışında tabi.
Öperim
- they share knowledge… and more…
The Diving Bell and The Butterfly
21 Mar
Ümit dedi ki cuma günü; “Abi şini şöle bişi yapsak yaa!”. Biz de tamam dedik, cuma hasret giderdik iyte cemaati olarak. Cuma günü dostlarla bir araya geldik. Önderle mekana ulaştığımızda Ümit ve Ufuk demleme çaylarıyla bizi karşıladılar :) Gece güzel geçti ama İlker ile Burhan biraz güzel oldular (kıh kıh kıh). İlerleyen saatlerde İbocum katıldı. Sonrası bulanık.
O değil de önce biraz şikayet edeceğim.
Thales Room ! Seni sevmiyorum. O ne basık bir mekandır yahu ? Zorla götürüyorlar zaten oraya. Servis geç geliyor, yer bulamazsın… Yok rezerveymiş… Lan kaç zamandır rock bara rezervasyon yapılıyor sen bana onu bir de bakayım!?! Neyse, agresifliğe gerek yok. Ayrıca Thales! Seni de sevmemeye az kaldı! Bak kaç senedir geliyorum. Resmen elimde büyüdün, ama şu sigarayı içirme işte. Ha bide o müzik yok mu! Ya tamam güzel şarkılar, hatta o şarkılar yok diye başka mekanlara gitmiyorum ama izin ver yanımdaki insanlarla iletişim kurabileyim olmaz mı?
Neyse yine de sorun değil, nitekim seviyorum bir şekilde seni…

Cumartesi çooook erken kalkarak Ortaköy o saatte nasıl oluyormuş diye bakalım dedik leblebiyle. Pek güzel oluyormuş. Sonrasında eve dönüş yolumuza Tepeüstü meydan alışveriş merkezini de koyduk. IKEA gezdik açıkçası. Çok orjinal şeyler var ama kimse gelmesin bana ucuz falan diye. Gayet pahalı dostum. Ama orjinal o ayrı. Akşamına planlanan Bu yazının devamını okuyun »
Normal
11 Mar
Bu inanılmaz baş ağrısının vücudumda yer etmesini normal karşılıyorum. Gözlerimdeki ağırlığı da, nitekim sabahın dördüydü sanırım yatağıma ulaştım. Sabah normal kalktım. Tam olarak normal. Ayağımdaki acı biraz olsun geçmiş ama bandajı ve oradaki şişliğin ağırlığını hissediyorum. Çok çevik olmamakla beraber yürüyebiliyorum.
Soğuk suyu yüzüne vurunca bile insanın o normal ruh hali kendinden hiç ödün vermiyor. Dişlerini fırçalarken herhalde düşünülecek en son şey olsa gerek dişlerin. Akşamdan kalma konular ara ara uğaryıp tazeliyor kendini beyninin içinde. Sanki öyle olmalıymış gibi, sifonun sesi kesilince tükür macunu ve biraz daha soğuk su. Önce banyoya girerken çıkarıp bir yere attığın giysiye kayıyor gözlerin ıslak ellerinle saçlarını arkaya atarken , sonra da aynadaki aksinle göz göze gelip bir havluyla kapatıyorsun perdeyi.
Prensiplerinin bünyede yarattığı gerginliğe rağmen; biraz, keskin olmayan bir parfüm bulaştırıp boynuna kafamda yatmadan önce sıraya koyduğum işleri yapıyorum. Pantolon, kazak, çorap, dizüstü bilgisayarım ve şarj aletim. Koku bunaltmasın diye hızlıca boynuma dolanan atkı sanırım en sevdiğim. Sevgiliye verilen bir öpücük ve sarılıştan sonra zaman kavramının farkına varıyorsun ve evet… Erken…
Odamdaki normları geride bırakıp topallayarak geçtiğim koridorun sonunda; kapıyı açmak, ayakkabılarımı dışarıya çıkarmak ve telefon-cüzdan-anahtar-ofis kimliği kontrolü tam bir refleks ve heyecansız, yeniliksiz. Acı içinde indiğim merdivenlerden sonra apartman kapısının ardında bir çift pati arıyor gözlerim. “Normal” tavrıma yakışır biçimde, patisiz-kedisiz düz bir mermer yoldan yürüyorum.
Yağan yağmur, sakat ayağım ve geç kalma korkusuyla evde geçirmediğim beş dakika için üzülüyorum durağa kadar geçen üç dakikada. Yolun karşısındaki minibüse dalıyor gözlerim. Yoldan geçmek isteyenleri göz ucuyla farkedip, gözlerimi alıkoymadan geriye bir adım atıyorum. Bazılarının şemsiyelerine bakıyorum. Bu yazının devamını okuyun »


